18 Ocak 2014 Cumartesi

prisoners



Benim için senenin sinema zamanı başlamış bulunuyor. Sinema dedimse filmleri kastediyorum ha;  alışverişi merkezlerinde sinema tabir edilen yerlerde, mısır zarzurt kokusu içinde çekilen işkenceyi değil.

Oscar zamanı yaklaştıkça kaçırdığımız ne kadar film varsa üstüste izlemeye çalışıyoruz.

Bugün paylaşacağım film Prisoners. Konusunu okuyunca bi sıkıntı kapladı hemen içimi yalan değil. Sevmiyorum böyle şeyleri ben, içim ruhum daralıyor. Küçük kızları kaçırılan bir ailenin yaşadıkları denebilir  sanırım filmin konusu için kabaca..Aman ne süper konuymuş diyen yoktur  buna zaten değil mi?(en son konusu buna benzer rabbit hole u izlemiştik, yeminle hala sinirim bozuluyor)Neyse  zaten filmin akışı içinde başka duygular o iç sıkıntısının yerini aldı ve  sevgili kocacımla birbirimizi test etmeye başladık: 

Sen olsan ne yapardın 
Bana haber vermez miydin?
Bu kadar da ileri gitmezdim.
Bunun ilerisi gerisi mi var..
vs vss..

Diyeceğim o ki..Biz filmi izledik ve beğendik, tavsiye edilir.

Daha ayrıntılı bilgi için :

prisoners.imdb

prisoners.sinemalar.com


23 Aralık 2013 Pazartesi

yılbaşı sofrası

Geçen sene bu zamanlar tembelin yılbaşı sofrasını yazmışım..Fotoğraf eklemişim demek daha doğru belki, neyin tarifini vereyim ki ben:)

Görünen o ki geçen 1 sene içinde sizinle paylaşabilceğim müthiş şeyler hala yok:)Sanıyorum bu mutfak işi pek sonradan kazanılan bir beceri değil, ya var ya yok sanki..Ara sıra bir giriyorum böyle mutfağa, bir şeyler birşeyler.. Cık, olmuyor..  Sıkılıveriyorum tüm o tantanadan.Ben şipşak şeyleri seviyorum,annemin değimiyle uyduruk işleri yani..Şöyle bir kesivereyim pıt pıt, ortaya süper bi'şi çıksın ; öyle pişmesini bekle, bilmeneyi önce koy ki çok pişsin ama bilmemneyi en son koy falan, ı-ıh, bana göre değil..Afakanlar basıyor beni..Fırın yemeği sevmem de bu yüzdendir belki..Başında beklemek yok, karıştırmak yok,  at fırına gitsin.. Yemek yapmak sabır işi-ki o da bende hiç yok.
Bu yüzden de  bir çok kişinin (annem başta olmak üzere) haklı olarak burun kıvıracağı ama şu zalim  mutfak dünyasında  beceriksiz olan  ve böyle kalmayı da tercih eden benden başka birilerinin daha  bulunduğuna inanarak , kendi bulduğum uydurmasyon yılbaşı sofrası bileşenlerini paylacacağım sizinle..



Ha ha çok yaratıcı di mi, közlenmiş domates:)İtiraf edin, sofrada güzel duracaktır.


Benimki gibi brokoli aşığı bir çocuğunuz varsa alın size yılbaşı ağacı;)



Ben bunu tövbe billah yapamam, ama belki yapabilcekler vardır dedim:)


neyseki portakal soyabilirim:)


mısırları kesmede de sorun yaşayacağımı sanmıyorum;)


pazarda neden hala üzüm var anlayabilmiş değilim ama neyse artık


işte yemek yapmayı bilenlerin sayfayı kapatacağı nokta bu, evet  elma:)


suya atsanız bile olur vallahi


he he yine elma:)


çok kolay ama çok şık değil mi?


neye saplamış onlar bunu yahu?


evet evet hala karpuz da var, renk olsun derseniz;)


rakının yanına?


bak buna benzer bi'şi  yapmıştım işte.

bakınız :) http://mucizelezzetler.com/tarif-detay/1/tatli-yiyelim-tatli-konusalim/siste-brownie


hamuru yapamam ben, kurabiye işi benim için çok üst düzey ama annem yaparsa ben şekil veririm sanırım:)


şimdi söyleceğime çok şaşıracaksınız ama buna benzer bi'şey de yapmıştım ben.enfes ötesi olmuştu..haaa tabii ben kendi uyduruk tarzımla yorumlayarak milföy hamuruyla yapıvermiştim:)


http://cafefernando.com/turkce/pazartesi-sabahi-keyif-kahvaltisi/


ne cici di  mi:)


çocuklar buna ba-yı-la-cak


bir aşk varsa hayatınızda sizden şanslısı yok..


fotoğraflar pinterestten malumunuz..

29 Kasım 2013 Cuma

çocuklu yılbaşı-çocukla yılbaşı

Kutlanabilecek her günü kutlamaya bayıldığımı söylemiştim değil mi?Ama derdim tam da o günle değil benim, hazırlık safhasını daha bir seviyorum ben.. Hani o tatlı telaşı.. Bazıları nedense dert edinir böyle işleri bilirsiniz, herşey mü-kem-mel olmalı falan .. Benimse..umrumda değil! 
Önümüzde  yılbaşı var malumunuz..İster yeni bir senenin gelişini kutlayın, ister sizin için dini bir anlamı olsun, ne farkeder ki..Herkes tüm dinlerin bu güzel günlerini kutlasa ne olur mesela? Mutlu olmak için, sevdiklerinle birlikte olmak için bahane değil mi sonuçta? 
Oğlumla kutlayacağımız 3. yılbaşı olacak bu ve sanıyorum artık bunu anımsar ileride.. Bu yüzden de bu yılbaşını O'na adadık:)
Aralık 1 itibarıyla geri sayım yapıyoruz öncelikle.Öyle heyecanlı ki her sabah "anne bugün artık yılbaşı mı" diye sorup duruyor.. hevesle o gün sınırsız yiyebileceğini söylediğimiz pastaların düşünde:)Pinterestte geçen bir yarım saatin sonunda ben bunları buldum bu ay için yapılabilecek. 





İnanılmaz kolay değil mi? Azıcık daha değişik olsun derseniz, kocaman bir elma ağacı  yapıp üzerine elmalar iliştirip hergün birini "koparabilirsiniz" birlikte.


Kendi başına bir ağaç süslemeye eminim bayılacaktır. Ortalıktaki plastik yığınlarını evinize sokmak zorunda değilsiniz bunun için.Hem daha güvenli hem daha sevimli:)



Bunlar sizin de farkettiğiniz üzere kurabiye aslında ama ben bunları   sadece fikir almak adına sevdim.Aynısını kartondan yapıp ,iki tarafını yapıştırıp (kese haline getirip yani) içine mis gibi ev kurabiyeleri koyabiliriz.



 o minik eller bu hale de gelebilir:)


peki buna ne demeli, kapınıza asmak için bundan daha güzel ne olabilir ki? Enfes bir anneanne babaanne hediyesi de olur bundan.Ortasına fotoğraf da yapıştırılabilir.


İşte bir alternatif çam ağacı daha, odasının kapısında mükemmel olacaktır.Tabakların içine O2nun bebeklikten bu yana fotoğraflarını koyabilirsiniz ya da patlamış mısır yapıştırabilirsiniz.Bir ağzına bir tabağa:)


Hadi ama bir tanecik şeker yiyebilir bence;)


Biraz yapıştırma yapmaya ne dersiniz?



Evet evet şu çubuklardan yapılmış hepsi, ne sevimli  di mi?


İşte en sevdiklerimden biri:) Kocaman bir tane yapın ve asıverin buzdolabına:)


Evde kardan adam sevdalısı bir minik mi var?

 o zaman bir de tabak yapalım O'na


e bir de bardak tabii


biraz patlamış mısır


birkaç masa süsü


ve tabii ki koccccaman bir PİZZAA


Erimiş kardan adam:)




14 Kasım 2013 Perşembe

çocuklu seyahat-çocukla seyahat

Yapmam gereken tonla iş var, fena işler de değil hani, öyle çok çok mecbur falan da değilim ama dedim ya işte "bunu yapmam gerekir"  havasına girdim bir kere; sonuç kaçınılmaz: Yapmayacağım:)
Yanı başımda yığınla kitap duradursun, bilgisayarda da yarım yamalak bir word dosyası; ben burda şimdi durumla en alakasız işi yapacağım her zamanki gibi.
Bugün sabah  farkettim ki; ne zaman bir işi yapmak zorunda kalsam başka bir işte "yaratıcılığım " sınırları zorluyor benim.Tuhaf bir kaçma psikolojisi sanırım. Sabahtan bu yana yine olmadığım şey kalmadı.Gazetede yazmaya başladım mucizevi bir şekilde, sonra bir de dergiden teklif geldi, bu esnada ben sanat tarihi okumaya karar verdim, aldığım tek bir dersten kalan hevesle hala.Özel okul işlerine canım sıkıldığı için çok, iyi bir özel okulun nasıl işlemesi , hangi bölümleri içermesi gerektiği ve önceliklerinin ne olması gerektiğine dair bir rapor yazdım eni konu(kim sordu acaba bana); ne yapsam akademisyenliğe mi başvursam dedim, cık, onu da beğenmedim Türkiye'de ; dekorasyon notlarıma daldım 2 saat  kadar, bir çalışma odası, bir çatı katı ve bir de ofis tasarladım; eşyalar falan hazır hani, o kadar yani.Onlarca seyahat planladım,  2 ay kadar haftasonları bile şehir dışına çıkamayız,çok yoğunum diyen eşime inat:) 

Uzayıp giden listeler yaptım yine; kitaplar filmler, müzikler,alınacaklar, verilecekler.Bir ara instagramda neden fotoğrafların topluca silinemediğine kafayı taktım, bunun için 1-2 telefon görüşmesi bile yaptım; ben mi beceremedim acaba diye.Sonraa İstanbul'dan ev baktım, şaka değil, vallahi baktım, yeri de belli, Kuzguncuk. Ankara'dan genişçe bir apartman dairesi aldığınız fiyata İstanbul'dan 3+1 Boğaz manzaralı bir ev alıyorsunuz, İzmir de de çiftlik evi, eni konu İstanbul'da yaşamaya karar verdim. Ankara  yetmiyor, İzmir de yetmeyecek biliyorum, e ama sürekli İstanbul'da yaşamak da istemiyorum; o zaman en iyisi küçük bir ev alalım İstanbul'dan kararı verdim. Bu haftasonu gerekli parayı basarız artık evde renkli fotokopi falan. Bu İstanbul işi önemli, yaklaşık 6 ay orda yaşamaya ihtiyacım var, ancak biter işim benim.(bitmez de ,toparlanır diyelim)Bir de oğlum içinde büyüsün istiyorum biraz İstanbul'un; bir evi olsun orda, girsin çıksın.Caddelerine aşina olsun, ne zamandan beri bildiğini bilmeden gezsin ara sokaklarında.Ankara'nın nispeten tekdüzeliğine , İzmir'in huzuruna karşın koskocaman bir şehirde  , onca pisliğin, kargaşanın, sefilliğin içinde tek bir "eski" kapı görmekten mutlu olarak büyüsün, çirkinlikleri silmeyi öğrensin zihninde, güzel kareler biriktirsin, merdivenlerine aşık olsun bir sokağın.
Yok yok,bu İstanbul işi önemli. Okuldan daha önemli hatta karar verdim şimdi bak hiç okula gitmese de olur, yok benim istediklerimi öğretecek bir okul bu ülke sınırlarında.Bak yine kafa nerdeeen nereye.Bunu akşam gündeme taşıyayım ben ,kesin.Bu yazının başlığı çocukla seyahat desem size?!? Böyle işte. Bedenim  ve zamanım zihnime yetişebildiğinde sanırım pek bir üretken insan olacağım ama şimdilik düşün düşün ...
Dilimde bir şarkı pelesenk bir haftadır:
İnsan olmak yetmez, yetmiyor bazen,süperman süperman olmak lazım bazennn.



Foto:Sinop/Hamsilos Koyu

5 Kasım 2013 Salı

mavi kapının ardında


Bazen herşey dursun istiyor insan.. İnsanlar bir dursun, sesler dursun;ne bileyim rüzgar bile dursun kalsın öylece.ve ben azıcık nefes alayım.bir şarkı süresince değil, bir akşam değil, bir haftasonu kaçamağında değil..başını sonunu ben belirleyeyim, öyle ağaçların arasındayken ben turuncu bir ormanın içinde; herşey dursun.
Durmaz mı?
Dursun.
Solmuş rengiyle kocaman mavi bir kapı olsun, süzülüp gireyim içine ve sessizce kapayıp ardımdan, kalıvereyim içeride..

mavi kapının ardında

7 Ekim 2013 Pazartesi

çocuk kitapları



Müptelalara selam olsun diyorum ve oğlumun (şimdilik) en en en sevdiği  kitapları paylaşıyorum..


Enfes bir uyku öncesi kitabı bu, hem de dedeli, anneli ,babalı,yıkanmalı, rutinli..Ne yalan söyleyim  hele başlangıç kısmına ben bile bayılıyorum:)


Bu, oğluma aldığım ilk kitap. Kendisinden 3 kez almak zorunda kaldım toplamda.Sevgisinden ne yapacağını bilemiyor diyelim.Odasının duvarında asılı olan resimdeki hayvanlardan kırmızı filin kaybolmasıyla başlayan bir çeşit macera .. Bizimki bayılıyor. Resimleri de çok güzel, renkler çok canlı.Renkleri öğrenmesinde bu kitabın eminim çok faydası olmuştur, çünkü ayrıca hiç bir çalışma yapmadık renkler için..


Bu da ailecek kedi sevgimizden esinlenip aldğım bir kitap. İlk başlarda yüzüne bakmadı ama sonraları bayıldı buna. Oldukça da güzel bir hikayesi var. Pırtık Tekir ve "sahibi" Hüsnü sokaklarda çalgı çalıyorlar.Bir gün Pırtık Tekir gezmeye çıktığında Hüsnü soyuluyor ve gözünü bir hastane yatağında açıyor. Ve.. devamı kitapta :)
Bu kitap sayesinde kapkaççı falan öğrendi çocuk o ayrı:) Öğrensin zaten, bence sakıncası yok.


İşte benim favorim. Eni konu ba-yı-lı-yo-rum! Bir kitap bu kadar mı güzel olur ... Bu kadar mı sıcak, bu kadar mı içten, bu kadar mı güzel duygular fikirler aktarılan.. Behiç Ak , yüreği kocaman kocaman adamlardan biri bu ülkede..Ne diyeyim; yüreğine kalemine, aklına firine sağlık..
Kendilerine kışın yemek getiren yaşlı teyze artık gelmez olunca minik kedinin kendilerini yönlendirmesiyle adada yaşayan kedilerin kendi sirklerini kurmalarını anlatıyor kitap ..Çizimlerse.. yine tek kelimeyle mükemmel..




İşte bir Behiç Ak kitabı daha! Gürültülü bir şehi, gürültüden birbirinin bile duyamaz hale gelmiş insanlar ve bu şehre gelen bir sirk..Kendi yaşamınızdan çok şey bulacaksınız içinde ..





Ve meşhur Aç Tırtıl. 3 yaşlarında çocuğu olup da bunu bilmeyen yoktur sanırım.. Çok eğlenceli değil mi.. Ne kadar basit ama ne kadar güzel bir fikir..Sayıları ve renkleri öğrenmeye de yardımcı.. 


2 Ekim 2013 Çarşamba

giderayak..



                                                  Hava saldırısı sonucu Londra’da zarar gören bir kitapçı, 1940





"Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden 

ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak."

Nazım Hikmet

The Lumineers - Charlie Boy




                  




Bugün sabah Modern Sabahlar'ın konusu "en son neye, hangi duruma ağız dolusu küfür ettiniz" di. Sizin de tahmin edeceğiniz üzere;  çok da şaşırtıcı bir durum yok, tabii ki  herkesin ortak derdi trafik! Ne tuhaf di mi hepimizin derdi olması, o zaman kim bu durmadan kornaya basıp, selektör yapan insanımsılar? Bence trafikte böyle bencileyin(bu sözcük gerçekten var di mi ) bir avuç "saftirik" insan var  böyle dert sahibi olup çıkıyor eni konu:)

Neyse, dönelim konumuza. Sabah enfes uyandım. Duyduğum ilk iki cümle şunlardı:

- Anne bak sana mayva(evet evet mayva) topladım çok güzel, hadi kalk da yiyelim.Sen soyar mısın anne ben soyayım mı portakalını? (elinde  sarı bir mandalla -portakal yani- bekleyen 2,5 yaşında bir mucize, çamaşırlıktan topladığı mayvalarla karşımda)

-Canım bak bugün hava tam da senin en sevdiğin gibi.

Daha ne ister ki insan hayattan..


Okula gitmeden önce kitap okuduk, boyama yaptık, oyun hamuruyla oynadık ve son olarak legoları yük yapıp kamyonlara yükledik.Okul 9 da başlıyor. Diyeceğim o ki, düşünün artık siz kaçta uyandık:) Şikayetim yok, sabahlar ayrı bir keyifli , üçümüz de evde olduğumuz için sanırım.

Hala konuya gelemedim. Yine ayrı bir yazı mı yapsam, ne yapsam, yok artık yazayım buraya.
Velhasıl çıktık evden, havada yağmur, radyoda modern sabahlar, kıkır kıkır gidiyor----uz. diyecektim ki; daha 100 metre gitmeden kilit olmuş bir trafikle burun buruna geldik. Gerekli küfürler içten içten edildi, tüm işleri okulların açılmasına bırakan zihniyet esefle kınandı ve ... baktı ki çare yok; el istemsizce "müziğim" i tıkladı.

Zamanın göreli olduğunu artık bilmeyen yoktur herhalde di mi , bizim yarım saatimizi keyiflendiren "kısaltan"  The Limunneers  oldu bu sabah.

Bu renk sabahlarda seni daha da çok seviyorum Ankara..

Bu renk  sabahlar için 60 yaşıma bir not olsun istedim.


30 Eylül 2013 Pazartesi

orhan pamuk'un sesiyle masumiyet müzesi


Yekta Kopan'ın Fil Uçuşu bloğunda okuduğuma göre Masumiyet Müzesi'nde  Orhan Pamuk bizlere sesiyle rehberlik edecekmiş bundan böyle.


                                                  fotoğraf:http://www.masumiyetmuzesi.org/Blog/

Gidenler bilir, oldukça küçük bir mekan Masumiyet Müzesi,  sizinle birlikte içeride olan diğer insanlar müzeden alacağınız tadı rahatlıkla değiştirebilir .Kitabın ve Kemalle Füsun'un dünyasında yitip gitmek isterken "diğerleri" nin konuştuklarını, yorumlarını, burdan çıkınca ne yiyeceklerini duymak istemiyor insan.. Müzik dinleyim deseniz, hani size eşlik edecek müziğe önem veren biriyseniz, o ruha o ana uygun müziği seçmek bile başlı başına bir iş..Bir "ev" i yaşamak sadece görmekle ilgili değil, kokusu var evlerin, sesleri var, orda bir insanın yaşadığını, bir hayat olduğunu gösteren minik minik ayrıntılar var.Bu yüzden de en büyük eksiği "ses" ti Masumiyet Müzesi'nin.Ama eşlik eden ses Orhan Pamuk'un mu olmalıydı işte onu bilmiyorum..
O son katta, Orhan Pamuk'un el yazısına, tükettiği boş kartuşlara bakarken dakikalar boyu ve  boş kartuşların O'na "çalıştığı" duygusunu verdiğini  anımsarken sanki tanışırmışız hissine kapılıp , ne denli çok istediysem Orhan Pamuk'un sesini duymayı, o satırları tam orda azıcık O'ndan dinleyivermeyi, "Kemalle Füsun'un aşkı " deyişini duymayı  verdiği röportajlarda defalarca yinelediği şekilde  ;  alt katlarda Kemal'i duymak istedim ben Orhan 'ı değil.. Kemal'in sesini..Füsun'a aşık biri Füsun'u nasıl söyler onu duymak istedim. O anlatsın istedim bana şeylerin masumiyetini .

Kimbilir.. Belki bir gün..


masumiyetin masumiyetini unutma..




ev=çay+kek kokusu


Bir önceki yazının devamıydı aslında aşağıda yazdıklarım, sonra bir baktım kahve başlığının altında çayı övüyorum da övüyorum; bari dedim bunu da ayrı bir yazı yapayım.Ne yani ca'nım çayı kahvenin altında mı anlatacaktım?



fotoğraf: pinterest

Kahve mi çay mı derseniz ben çaycı olmuşumdur her zaman. Bunun en önemli sebebinin gevezeliğim olduğunun farkına vardım geçenlerde. Bir kahve içiminde bitmiyor hiç benim anlatacaklarım. Eşim sabah evden çıkmadan önce balkonda bir kahve içiyor mesela her sabah ve ben anlatacaklarımı mümkün değil sığdıramıyorum o zaman dilimine.

Ben çay insanıyım.çaydanlık sesi (kaynayan su sesi demek daha mı doğru acaba) mutlu eder mesela beni.. dört duvarı yuva yapar birden. içinde çay içilmeyen ev ev demem, çay sevmeyen insanları anlamam, hatta  hemen azıcık soğurum kendilerinden. Ne bileyim kedi sevmeyen kadın gibi.Cık, olmaz bence.  İçine azıcık bergamot karıştırılmış çaya ise taparım..

Çocukken dedem değişik çaylardan paket paket alırdı, mutfağın ortasına kocaman bir sofra bezi yayılırdı ve yine kocaman  yuvarlak bir tepsinin içinde bu çaylar karışır, harmanlanırdı. Ben bilmezdim tabii hangisinden ne kadar konacak ama bana düşen  ellerimle çayları karıştırmak , havalandırıp havalandırıp bırakmaktı.Sonra onlar teneke kutulara kaldırılır, her sabah yine dedem tarafından  gerçekleştirilen bir ritüelle demlenirdi. Her çay beğenilmezdi, su eklenmiş (haşlanmış ) çay saniyesinde anlanırdı, bir bardakla en fazla 2 kez çay içilirdi. E tabii bardak mutlak suretle ince bellliydi ve minicikti.Bu çayı kahvaltı için sanmayın ha, bu kahvaltı öncesi çaydı. Bir nevi keyif çayı, dedemin deyimiyle afyon patlatma çayı.O zamanlar herkesin neden sabahın o saatinde uyandığını,  o kadar çok ne konuştuklarını, bahçenin neden o saatte sulanması gerektiğini, uyanır uyanmaz evde uyuyan varmış yokmuş umursamadan -akşam yatmak bilmiyorsunuz sabah kalkmak bilmiyorsunuz, uyansın sıpalar- neden radyo ya da sonraları televizyon açıldığını, pazar sabahları neden hep birlikte sirk izlediğimizi, bulmacaların yarısını anneanneme sora sora çözen dedemin aslında cevapları zaten bildiğini,  emekli maaşının neden iskandinav denilen koltuk takımlarının  minderinin altında durduğunu ve emekli maaşını alır almaz ilk yapılan şeyin neden iki karton maltepe sigarası almak olduğunu , şimdiki gibi balkonda bahçede gizli gizli değil, yanımızda hem de püfür püfür sigara içildiğini tüm bu yapılanlara  neden hep bir bardak çay eşlik ettiğini ve  daha bir çok şeyi anlamazdım.. 

Şimdiyse çay demek, o sıcacık ev demek..o zamanlar sinir olduğum çay karıştırma sesi bir tebessüme dönüştü yüzümde, çayı şekerli içen birileri bile yok zaten artık etrafımda.
Çay demek yanında mis kokulu kek demek eve girer girmez kokusu içinize dolan..
Çay demek benim için, kaybetmek istemediğim her ne varsa içimde , sımsıkı sarılmak demek.